800x6001024x768Auto Width
Bütün Kelimelerin Hafızadan Silindiği An 2 (Kavuşma) Yazdır e-Posta
Bütün Kelimelerin Hafızadan Silindiği An 2 (Kavuşma)
(Bu Hikaye Tamamen Yaşanmış Bir Olaydır)

    Bir hafta çabucak gelip çatmış yolculuk kapıdan bakıyordu. Yaralı yürekli baba o gece sabaha kadar yatakta dönmüş,gözü bir türlü uyku tutmamıştı. Ciğerinin yankısından odanın içinden kızarmış et kokuları geliyordu. Balkona çıkıyor sigarasını acı acı içine çekiyor, dumanını batıya doğru üfürüyordu. Gözü durmadan yavrusunun olduğu tarafa kayıyor yüzünü oradan alamıyordu.
    Bunca sıkıntı ile nasıl baş edeceğini bir türlü bilemiyor,aradan geçen onlarca yılın hasreti biteceğe benzemiyordu. Yüreği parçalara bölünmüş her biri bir tarafa atılmış, parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Bir taraftan yanağında terler yarış yaparken,diğer tarafta ellerinin üşüdüğünü hissediyordu. Sabahı sabah etmek için ecel terleri dökmüştü.
    Çok zor olsa da yarı uykulu yarı uyanık sabah ezanının sesi ile yatağından fırlayıp kalktı. Daha ne olup bittiğini anlatamadığı hanımı hiçbir şeyden habersiz derin uyku çekiyordu. Gerçi başka birinden beyinin  bir evladının olduğunu biliyor, fazlada aldırış etmiyordu. Belki de öyle davranmak işine geliyordu. Diğer evlatları da aynı durumda idi. Babalarının görüşmediğini bilmelerinden olacak herhalde pek de oralı olmuyorlardı. Baba şimdilik olan biteni onlara anlatmamaya karar vermişti. Zamanı gelince her şeyi öğreneceklerdi nasılsa. Bu duygu ve düşüncelerle hazırlanıp evden çıkıverdi.
    Aracına atladığı gibi seyir etmeye başladı. Kafasındaki düşüncelerden beyni çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Yıllardır ciğerlerini dağlayan  hasretin sonlanmasına saatler kalmıştı. Güneş bile bu gün bir farklı doğuyordu. Dağın ardından bütün alemi selamlarken,yaralı yürekli babayı bir başka selamlıyordu. Geceyi kovalayan güneşin sevincine diyecek yoktu. Ağaçların, çiçeklerin üzerine tablolar çizerek ilerliyordu. Kızıllığı ağaçların üzerinde sarımtırak izler bırakıyordu. Bu aynı zamanda son baharın gelişini haber veriyordu. Kaz dağının eteklerine düşen güneş,yaralı babanın yüreğinde acı izler bırakıyordu. Anıları gözünde canlandırıp, gönül duvarlarını paslı çiviler çakıyordu. Bu manzara karşısında içi burkulan acılı baba,göz yaşlarına geçit vermek için kirpiklerini serbest bırakmıştı.
    Ege denizinin kokusu burnunun etrafında dolaşmaya başlamış, az ileride pırıl pırıl mavi deniz, yaralı yürekli babayı selamlıyordu. Yaklaştıkça alnından süzülen terlere söz geçiremez olmuştu. Biraz sıcak, bol miktarda sıkıntı üzerine abanınca terlerde kendini uluorta salıveriyordu. Nasıl karşılanacağını hayal ederek ilerlemeye çalışıyordu.
    Fakat içindeki kuşku hücrelerine hücum ediyor, bütün havsalasını yok ediyordu. Yavrusunun kendisinden kaçması,görmek istememe ihtimali bütün iç organlarını kasıp kavuruyordu. Birde soğuk davranma ihtimali akılına takılınca ne yapacağını bir türlü hesap edemiyordu. Gözleri ıslanıyor,omuzları düşüyordu. Yol uzadıkça uzuyor bitmek bilmiyordu. İnadına gaza yükleniyor bir an önce yavrusuna kavuşmak istiyordu. Sıkıntıdan dili damağına yapışmış, durup su alması gerekiyor fakat zaman kaybı olur diye durmaya gönlü bir türlü razı gelmiyordu.
    Yol azalıp saat yaklaşınca, kalp atışları hızlanıyordu. Yerinden çıkacakmış gibi çarpan yüreğini eli ile zor bastırıyordu. Nefesi daralıyor sanki iki el boğazına sarılıyordu. Daha fazla dudaklarının çatlamasına dilinin damağının kurumasına dayanamayarak bir pet şişe su aldı. İçindeki yangını söndürmek için bir dikişte bitiriverdi.
    Aracın açık camından sızan kokularda kızının kokusunu arayarak yoluna devam ediyordu. Yelkovan gün ortasına doğru düşmüştü. Sıcak esen rüzgara rağmen belki yavrusunu hatırlatan bir koku alırım diye camları kapatmıyordu. Kilometrelerce yol almasına rağmen hep yavrusunun kendini nasıl karşılayacağını hayal ediyordu. Araya hiçbir düşünceyi sokmadan saatlerdir aynı şeyleri düşünüyordu.
İçi yanmakta olan yaralı babanın yanakları kiraz gibi kızarmış,tepesinden sıcak dumanlar buhar atıyordu.İyice yaklaştığında senelerin hasreti kemiklerini sızlatıyor,damarlarındaki kanları adeta donduruyordu.
    Yavrusunun yaşadığı yere tepeden giriş yaptığında, arabanın kontrolünü zor sağlıyordu. Elleri titremekten direksiyonu zor tutuyordu. İlçe merkezine yaklaştığında telefonu eline aldı. Aldı almasını da,numaraları nasıl çevireceğini bir türlü beceremiyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyor,yüreği ürkek bir kuş gibi titriyordu. Kutuplarda kalmış gibi elleri buz kesmiş, parmakları kıvrılmıyordu. Çaresi yok tuşları çevirmeliydi. Derin bir nefes alarak tuşları çevirdi. Titreyen ses tonu ile gideceği yerin tarifini aldı.
Şimdilik olumsuz bir şey gözükmüyordu. Bunun tesellisi ile yavaş yavaş hükümet konağının yanına yollandı.         Aracını kenara park edip,dört bir tarafa heyecanla bakmaya başladı. İnsan hayatının en acı noktalarından biri idi bu. Ne evlat babayı, nede baba evladı görebilmişti on üç yıldır. İkisi de bir birini tanımıyordu. Arkadan sağdan soldan,önden gelen her kız çocuğunu inceliyor, bumu acaba diye iç geçiriyordu. Yok bu olamaz benim kızım dünya güzeli diye içinden geçiriyordu. Saniyeler yıllar gibi geliyor, kalp çarpıntısı deprem habercisi gibi bütün vücudunu sallıyordu.
    Artık ayrılığın son noktası,hasretin son durağı idi burası. Ya bu hasret bitecek evladı ile sarılacak,yada hasretine birkaç hasret daha ekleyerek uykusuz gecelerine geri dönecekti.
Etrafa kaygılı gözlerle bakan bisikletli bir kız göründü ilerden. Sağa sola bakındı. Telefona elini attı. İşte o an yaralı yürekli babanın kalbi duracak gibi oldu. Toparlanıp arabaya bakan kızına el etti. Yavrusu da onu görmüştü. Hızla arabadan inip, caddenin karşısında duran yavrusuna bakmaya başladı. Kızı yanına yaklaştıkça kalbi duracak gibi oluyordu. Kalbinin atış sesinden yer sarsılıyordu.
    Kızına sarılarak nasılsın kızım diye bildi. Güzel kızı sakin ve sessiz;
-İyiyim diyebildi.
    Yaralı baba, kızının iyiyim babacığım demesini o kadar arzu ediyordu ki. Olmadı yavrucak şaşırmıştı besbelli. Olsun bu bile büyük nimet diye içinden geçirdi baba.
    Dünyanın şekli rengi değişmiş her şey mora dönüşmüştü. Yaralı yürekli babanın gözü adeta kararmıştı. Ağlayıp kızını üzmemesi gerektiğini bildiği için dudaklarını dişinin arasına alarak sıkıyor,geviyordu. Acısını hissetmiyor, ama en azından gözyaşlarını frenlemeye yarıyordu. Fazla ortalıklarda görünmekten korktuğu için kızını arabaya aldığı gibi şehirden uzaklaşıp gittiler. Gelirken tespit ettiği denize sıfır restorana kapağı attılar.         Giderken bir taraftan yola bir taraftan yavrusuna bakıyordu. Kızı daha çocuk olduğu için olayın tam olarak farkında değildi. Sakin ve sessiz olan bitenleri kayıt altına alıyordu.
    Yaralı yürekli baba, yavrusunun gözlerinde kaybolmuş, yılların hasretini özlemle içine çekiyordu. Yiyecek bir şeyler söyleyip masaya karşılıklı oturdular. Yaralı baba fotoğraf makinesinin deklanşörüne bir biri ardına basıyor evladının poz poz resimlerini çekiyordu. Yıllardır hayalinde yaşattığı evladının karşısında olduğuna bir türlü inanamıyordu. Artık hayalinde değil, en azından gerçek fotoğraflarında kızını seyredecekti. Baba şaşkın kız şaşkın, bir birilerini izliyorlardı. Yaralı baba olabildiğince konuşmaya çalışıyor,yavrusunun ağzından bir babacğım sesi çıkması için elinden geleni yapıyordu. Yıllardır bir başkasına baba diyerek yetişen minnacık yürek, nasıl olurda bir anda gerçekte olsa ortaya çıkan insana baba diye bilirdi. Tereddütlü gözlerle karşısında duran insanı gözlemliyordu. Belli ki içinden fırtınalar kopuyor,fakat içindeki duyguları tarif edemiyordu.
    Yaralı baba bile bunca yaşına rağmen nasıl davranacağını unutmuştu. Bütün ezberi bozulmuş, yıllardır tasarladığı kelimeler hafızasından firar etmişti. Onca aramasına rağmen bir kelime bulamıyordu.
    Evladı şaşkın biraz da bilmeden soğuk ve çekingen davransa da, her şeye rağmen çok güzel bir gündü. Baba öylesine doluydu ki,ağlamamak için bin bir türlü bahaneler üretiyordu beyninde. Evladının küçücük yüreğine bir sancı daha bırakmak istemiyordu. Gök yüzüne bakıp damlaları bulutların üzerine döküyordu. Kalanları da bir bahane ile ayaklarının dibinde onları dinleyen denize akıtıyordu. Dalgalar alıp götürürken de arkasından bakıyordu.
    Daha birkaç saat öncesine kadar yerinde çakılı olan yelkovan adeta uçuyordu. Yaralı babanın elinde olsa ilk önce derhal zamanı durdururdu. Yılların hasreti özlemi birkaç saatte gitmez ki. Mümkün olduğunca zamanı yavaşlatmak istiyordu. Yavrucağı karşısında ne diyeceğini bilmez halde kendisine bakıp duruyor,bir taraftan tırnakları ile,diğer taraftan tişörtünün alt kısmı ile oynuyordu.
    Acılı baba yavrusunu seyretmeye doyamıyordu. Onun her hareketini ilgi ile izliyordu. Kalkıp kalkıp boynuna sarılmak geliyordu içinden. Çocuğun psikolojisini düşünerek daha ilk günden fazla kafasını karıştırmayayım diye vazgeçiyordu. Küçücük beyninde yıllardır kurduğu hayalleri birden yıkmanın doğru olmadığı kanaati ağır basıyordu.
    Zamanla kendi kendine bazı taşların yerine oturması gerektiğini düşünüyordu. İçi yansa da daha fazla hayallerini yıkmama kararı veren baba, yavrusunun olayları çözmesi gereğine inanıyordu. Yüreğinin istediği ilgi ve alakayı gösterirse minik yavrusunun düşüncelerinin allak bullak olacağından korkuyordu. Bu düşünceler içersinde tasarladığı bir çok şeyi erteleme kararı verdi.
     Her zaman sayılı zaman çabuk geçermiş derlerdi. Bunu bir kez daha yaşayarak öğrendi. İki saat ne de hızlı bitmişti. Kalkmak zamanı geldiğinde babanın vücudu adeta dökülüyordu. Gitme dese olmazdı. Olaylar öyle ani gelişmişti ki her şey bir birine karışmıştı. Gel seni götüreyim dese çocuğu perişan edeceğini biliyordu.         Daha ilk gün ne diyebilirdi. Evladım ben verdiğim bir söz yüzünden yıllarca seni arayamadım,ama gel bu gün birlikte gidelim,bundan sonra beraber olalım mı diyecekti. Dese bile bunu minicik yüreğe nasıl anlatacaktı.
    Bu karmaşık düşünceler içersinde kalkıp şehre doğru yola koyuldular. Başlangıç için çok iyi bir buluşma idi. En azından tünelin sonundaki ışık görünmüş, hedefe biraz daha yaklaşılmıştı.İlerisi aydınlık gözükmeye başlamıştı.
    İster istemez ayrılık zamanı gelip çatmıştı. Şehir merkezine geldiklerinde zamanları da daralıyordu. Bir takım şeyleri başlamadan bitirmemek için zamanında yavrusunu evine göndermesi gerekiyordu. Mantığı bunu derken kalbi başka şeyler sayıklıyordu. Mantığın dediği doğru olduğundan onu yapması gerekiyordu.
    Saatlerdir kendini sıkıyor,ağlamamak için bütün bildiği yöntemleri deniyordu. Vedalaşma anı gelmişti. Sanki ortalıkta yaprak kıpırdamıyor, herkes susmuş baba kızı seyrediyordu. Arabadan zor bela inen baba evladına sarılıp uğurladı.
    Göz yaşları yanaklarını ıslatmak için sabırsızlanıyordu. Yavrusu uzaklaşana dek buna izin vermedi.Arkasından kaybolana dek baktı. Bisikletin üzerinde bir kelebek gibi sokaklarda kaybolup gidivermişti.
Saatlerdir akmak için sabırsızlanan yaşların önündeki kirpik bendini kaldırmış,kanla karışık akan göz yaşlarını özgür bırakmıştı. Gaza yüklendiği gibi bir başka istikamete doğru göz yaşlarını da gömleğinin yakasına takarak kaybolup gitmeye başlamıştı. En azından yaralı baba,kalbini bundan sonra  nerede atacağını biliyordu.
    Hüzün sevinç bir birine karışmış,bütün düşünceler harman yeri alanını andırıyordu. Her çeşit üründen bolca mevcuttu. Özgür kalan göz yaşları dakikalarca ortalıklarda dolaşmış, bulduğu her alana nüfuz etmişti.         Böylesi güzel ve bir o kadarda hüzün dolu gün güzel bir şekilde nihayet bulmuştu.
Baba ve kız yıllar süren ayrılığın ardından bir kez olsun bir birilerine kavuşmuşlar sarılmışlardı. Yavrusunun kokusu gönül duvarlarına işlemiş, artık bir daha kaybolmazdı. Yarım kalan dünyalarının bir ucu birleşmeye başlamıştı. Her şeyi zamana bırakmaktan başka çare olmadığını anlayan baba yaralı yüreğini atının terksine koyarak ortalardan kaybolup uzaklaşmıştı.
    Nereye nasıl gittiğini anlamaya mecali bile kalmamıştı. Robot gibi gideceği yere kadar gitmişti. O gece onun için hayatının en zor gecesi olmuştu. Şehirler arası yola vurmuştu kendini. Biraz olsun kafasını dinlemeye kuytu yerler aramak için. Bir başka şehrin ışıklarını gördüğünde sabahın saat dördünü vuruyordu. Daha fazla dayanamayan yorgun vücut arabanın koltuğunda bir istasyonda sıza kalmıştı.

Espiyeli Muhsin AKTAŞ
11.09.2007